Hormonlu yiyecekler

Hormonlu yiyecekler

Pazartesi, 12 Mart 2012 tarihinde admin tarafından yazıldı.


Hormon, Hormonlu yiyecekler, Hormonlu gıdalar, Hormonlu sebzeler,
Genetik yapısı ile oynanmış tohumlarla, Hızlı büyümesi için aşırı miktarda kullanılan hormonlarla, Böceklerden korunmak için kullanılan tarım ilaçlarıyla, yetiştirilen bu ürünler, çabuk bozulmasın, raftaki ömrü uzun olsun diye de erkenden toplanıp sandıklanıyor ve size sunuluyor. Vitamin ve mineralleri de eksilmiş olarak sizlere sunulmaktadırlar.
Tüm bu doğal olmayan koşullarda yetişen sebze ve meyveler kanser riskini %70 artırmaktadır. İşin en acı tarafı hamile bir anne doğal olmayan, sera ürünü bu meyve ve sebzeleri yediği zaman beraberlerinde aldığı bu hormonlar ve tarım ilaçları doğrudan anne karnındaki bebeğine de geçebilmektedir. Yine emziren annelerden, anne sütü ile bu tarım ilaçlarının bebeğine de geçtiği bir çok bilimsel araştırmalarda gösterilmiştir.
Nasıl Anlaşılır ?
Sağlıklı meyve ve sebze tüketmek için alışveriş yaparken ürünlerde şu özelliklere dikkat etmek gerekiyor
Domates: Domates kesildiğinde içi fazlaca boşsa, meyvenin ucunda sivri memeler ve anormal bir şekle sahipse hormonlu olduğundan şüphelenebilirsiniz. Ayrıca hormonlu domateslerde dik kesildiğinde ortasında beyaz ve sert bir tabaka görülür.
Salatalık: Şekilsiz, bir ucu kalın, bir ucu ince veya yan yana yapışık meyvelere dikkat edin. İçleri adeta sünger gibi, çekirdek evi de kof bir yapıya sahiptir. Yenildiği zaman tat vermez.
Biber: Aşırı büyük ve etli bir görünüme sahiptir. Çekirdek evi boş, etli kısımda domatesteki gibi beyaz ve sert bir doku hakimdir.
Patlıcan: Şekli bozuktur. Kenarında meme gibi şişlikler görülür. Yan yana yapışıktır. Etli kısmı sünger gibi kof olur.
Patates: Şekilsiz ve yumruları birbirine yapışıktır. Patateste aşırı gübre ve hormon kullanılırsa içinde kararmalar görülür.
Çilek: Aşırı büyük, çift yapışık ve içleri boştur.
Karpuz: Hormonlu karpuzların çekirdek evleri boştur. Yendiği zaman aşırı nişasta kokusu verir.
Genetiği Değiştirilmiş Gıdalar
Hızla gelişen teknoloji ve bilim bazen bizlere olumlu ancak bazen de olumsuz getirilerde bulunuyor. Artık bilim ve teknolojiyi insan için olumlu yada olumsuz şeklinde değerlendirmek gerçekten imkansız hale gelmiş durumda. Zira bir çok bilimsel ve teknolojik çalışmanın insan yönünden olumlu etkisi yanında olumsuz etkisini görebilmek mümkün. İşte buna bir örnek te genetik değişime uğramış gıdalar yada genetik modifiye gıdalardır. Ama ben, daha Türkçe olması dolayısı ile genetik değişime uğramış gıdalar deyimini kullanacağım. Şayet bir yerlerde yada ilerde bazı etiketlerde ‘Genetically Modified Food(GM)’ cümlesini görürseniz o gıdanın genetiği ile oynanmış olduğunu bilin. Burada karşımıza çıkan ilk soru insanoğlunun neden canlıların genetiği ile oynamaya ihtiyaç duyduğudur. Hayvan, insan yada bakteri, virüs gibi gözle göremediğimiz halk arasındaki tabiri ile mikropların genleri ile oynamak, zararlı genlerin çıkartılması, yararlı genlerin aşılanması ile insanoğlu hastalıklara daha dayanıklı hayvan ve bitkilere sahip olabilmekte. Aynı şekilde insanların da hastalıklara daha dayanıklı hale gelmesi sağlanabilmekte yada şu an mümkün olmasa da yakın gelecekte bu nokta hedeflenmektedir.
Özellikle genetik yapıdaki oynama sonucunda varılmak istenilen asıl hedeflerden birisi, pestisit ve herbisit gibi ilaçlara karşı daha dayanıklı sebze ve meyve üretimini artırmaktır. Herbisit, bitkileri zararlı bitkilere karşı koruyan, pestisit ise zararlı haşarata karşı koruyan kimyasal ilaçlar yada kimyasal maddelerdir. Ancak maalesef bu kimyasal maddeler sadece bitkilere zarar veren haşaratı ve zararlı bitkileri öldürmekle kalmamakta, aynı zamanda kullanıldığı ve korumaya çalıştığı bitkiye de zarar verebilmektedir. İşte bu bitkilerin genlerinde oynanarak yani bu bitkilere örnek olarak herbisit veya pestisit’e dirençli genler aşılanmak sureti ile onların bu tür kimyasallardan daha az zarar görmeleri hedeflenmektedir. Dolayısı ile ilk bakışta bitkilerin genleri ile oynanarak onları herbisit ve pestisit gibi kimyasal ilaçların zararlı etkilerine karşı korumak gerçekten olumlu bir etki şeklinde algılanabilir. Ancak unutulmamalıdır ki bitkileri böcek ve zararlı otlara karşı koruyan bu kimyasal maddeler uygulandığı bitkiye de zarar verir düşüncesi ile düşük miktarlarda yani kontrollü kullanılmaktadır. Bu kimyasallara dirençli genetik yapısı değiştirilmiş bitkilerin ortaya çıkması ile üstelik böcek ve zararlı otları tamamen ortadan kaldırabilmek içgüdüsünün de etkisiyle daha fazla kimyasal madde kullanılabilecektir. İşte herbisit ve pestisit gibi zararlı kimyasalların kontrolden çıkarak yüksek miktarlardaki bu kullanımı, bu seferde çevreyi, toprağı, suyu ve neticede doğayı kirletecektir. İnsanlık doğanın ekolojik dengesinin bozulması ve kirlenmesi sorunu ile karşı karşıya kalacaktır.
2000 yılı verileri itibari ile dünya genelinde 109.2 milyon m 2 alan bu tür bitkilerle yani genetik yapısı değiştirilmiş bitkilerle ekili hale gelmiştir. Yaklaşık 40 ülkede bu tür çalışmalar ve üretimler sürdürülmektedir. Genetik yapısı değiştirilmiş gıdaların üretimi ile en fazla uğraşan ülkelere gelince, bu tür ekim ve çalışmaların %68′inin A.B.D.’ne ait olduğunu görüyoruz. Bu ülkeyi %23 ile Arjantin, %7 ile Kanada ve %1 ile Çin takip ediyor. Ancak bu veriler diğer ülkelerin bu tür gıdaları üretmedikleri yada kullanmadıkları anlamına gelmiyor. Zira bazı ülkeler var ki biz yada Avustralya gibi, soya fasulyesini ithal ediyor ve bundan kendi ülkesinde soya unu üretiyor. Yani ithal gıda maddelerinden gerçekleştirilen ulusal üretimlerde yeni ve genetik yapısı değişime uğramış gıdalar kendiliğinden oluşabiliyor. Genetik yapısıyla en fazla uğraşılmış olan ve tüketme riskimizin en yüksek olduğu gıdalar şu andaki verilere göre soya fasulyesi, mısır, pirinç, domates, pamuk ve konola. Afrika kıtasında tarımı mahveden bir virüs var ki buna karşı dirençli patates ve pirinç üretmek için bu çalışmalar başlatılmış, sonuç olarak virüse dirençli patates ve pirinç üretimi yani genetik yapısı değiştirilmiş patates ve pirinç üretilmiştir. Burada fark etmemiz gereken önemli nokta aslında başlangıç noktasının iyi niyetli olmasıdır. Zararlı bir canlıya karşı pirinç ve mısır üretimini yani tarımı korumak amacı ile mısır ve pirincin genetik yapısı ile oynanmış ve bu zararlı canlıdan etkilenmeyen mısır ve pirinç üretimi gerçekleştirilmiştir. Ancak bu çalışmalar yapılırken pek çoğunda bitkinin tohumuna aşılanan genin, aşılandığı bitkinin genleri ile irtibata geçip geçmediğini yani işlemin başarılı olup olmadığını anlamak amacıyla marker gen olarak da isimlendirilen haberci bir işaret geni de beraberinde aşılanmaktadır. Bu işaretleyici gen, kendisini çok kolay izlettiği için, önce aşılanan gene yapışarak onun nereye yol aldığını bilim adamına gösterir ve de yapıştığı aşılanan genin aşılamanın yapıldığı bitkinin asıl genleri ile birleşip birleşmediğini araştırmacıya bildirir. Ancak maalesef bu işaretleyici genlerin bazılarının antibiyotiklere dirençli oldukları saptanmıştır. Yani işaretleyici genlerin kullanıldığı genetik yapısı değiştirilmiş gıdalar, bu işaretleyici genlerin antibiyotiklere dirençli olması ile kendileri de antibiyotiklere dirençli hale gelmişlerdir. Bu ne demektir. ? Bu durum, antibiyotiğe karşı direnç geliştiren sebze ve meyvelerin insanlar tarafından tüketilmesi ile insanların da bir şekilde antibiyotiklere dirençli hale geleceği riskidir. Bu risk yakın gelecekte ne kadar gerçekleşir bunu şimdiden kestirmek tam olarak mümkün değil. Ancak bildiğimiz ve açıkça görünen şu ki, az yada çok, yakın gelecekte hatta şu anlarda bile, bazı gıdaları tüketerek antibiyotiklere karşı dirençli insanlar haline geliyoruz. Gelecek nesillerin durumunu düşünmek bile istemiyorum. Düşünebiliyor musunuz, pek çok ciddi hastalıkla boğuşan biz insanların hastalıkla mücadelesinde şu andaki en büyük yardımcı antibiyotiklere(bilinçli ve kontrollü kullanıldığında ve de yerli yerinde, gereken durumda gereken dozda kullanıldığı zaman)genetiği değiştirilmiş gıdalar sayesinde dirençli hale geldiğimizde bizi hastalılara karşı kim savunacak.? Antibiyotiklerle tedavisi olan pek çok hastalık belki de tedavi edilemez hale gelecek.
Yukarıda anlatmak istediğim ve sizlerle paylaşmak istediğim, sanıyorum çok açık. Başlangıç noktası iyi niyetli gibi görünen, belki gerçektende öyle olan ancak yararları yanında olumsuz etkilerini de beraberinde getiren bir teknoloji ile, bir üretimle karşı karşıyayız. İçinde bulunduğumuz şu zaman diliminde bu paraleldeki çalışmalar hızla devam ediyor. Daha çabuk büyüyen ve daha bol et veren balık üretimi, Hepatit B enfeksiyonlarına neden olan virüsü yıkımlayan genlerin muza aşılanarak Hepatit B aşılarının muz haline getirilmesi şeklinde yapılan çalışmalar bunlardan bir kaçı. Çok yakın bir gelecekte muzu yiyerek Hepatit B’ye karşı aşılanmış olabileceğiz. Bir sebzeden yılda bir yada iki kere mahsül alınırken, genetik yapısı ile oynandıktan sonra belki üç, dört kez mahsül alınabilecek. Bu, tarımın daha çok gelişmesi ve toprakla sudan tasarruf edilmesi anlamına da geldiğinden uzun vadede hem ekonomik hem de tarım dostu gibi görünüyor. Ancak gene farklı bir açıdan bakalım. Yukarıda bitkileri zararlı böceklere karşı koruyan pestisit adı verilen ilaçların olduğundan, ancak bunların aynı zamanda bitkinin kendisine de zarar verdiğinden bahsetmiştim. Bacillus thuringiensis adlı bir bakteri yani mikrobun geni bitkiye aşılanarak bu bitkilerin pestisit kullanılmaksızın zararlı böceklere karşı korunması sağlanabiliyor. Zira bu mikrobun kendisi pestisit etkisinde yani bitki yüzeyindeki böcekleri öldürüyor ve yaşatmıyor. Bu noktadan bakıldığında bu tür bir çalışmanın yada bu tür bir aşılamanın gerçekten yararlı olduğunu söyleyebiliyoruz. Zira bitkiler pestisit gibi bitki ve çevre aşısından zararları olan kimyasallara karşı bir ölçüde korunmuş oluyor. Buna karşılık bu seferde başka tehlikeli bir durumla karşılaşıyoruz. Bu mikrobun aşılandığı bitkilerle kaplı tarım alanları demek, bir anlamda bu geniş alanların bu mikrop tarafından istilası demektir. İşte bu noktada bizleri yeni bir sorun bekliyor. Bacillus mikroplarının zararlı ve özellikle de insanlarda yapabilmesi muhtemel hastalıklarla mücadele şeklindeki bu sorun, örnek olarak verdiğimiz bu çalışmayı, götürüsü getirisinden daha büyük bir uygulama haline getiriyor.
Genetiği değiştirilmiş gıdalara etik yönden, örnek olarak dini yönden baktığımızda, gene bir örnekle açıklamaya çalışırsam, bazı bitkilere domuz genleri enjekte edilmesi gibi, biz müslümanların karşılaşacakları çirkin durumu bir düşünün. Diğer taraftan hayvanlara büyümelerini, hastalıklara dirençlerini artırmak ve yemden yararlanma kaabiliyetlerini artırmak amacıyla gen aşılanması durumlarında tüm bu olumlu etkiler elde edilirken, bu aşılanan genlerin hayvanların sinir sistemlerinde ve hormonal sistemlerinde yaptıkları tahribatla telef olabileceklerini tahmin etmek pek de zor değil.
Yapılan yeni çalışmalardan birisinde Brezilya fındığından bir gen soya fasulyesine aşılanıyor. Buradaki amaç, soya fasulyesinin mahsulünü artırmak ayrıca soyanın Brezilya fındığı kadar dolgun olmasını sağlayabilmek. Ancak unutulan bir nokta sonradan fark ediliyor. Bazı insanlar Brezilya fındığına karşı alerjik ancak bu fındıktan bir genin soya fasulyesine aktarılması ile aynı insanlar soya fasulyesine de alerji gösterir hale geliyorlar.
Genetik yapısı değiştirilmiş gıdalara endüstriyel açıdan baktığımızda, yukarıda verdiğimiz örnekleri ve olayın olumsuz etkilerini tamamen bir tarafa bıraktığımızı farz ederek durumu değerlendirelim. Bu teknolojiyi kolay kolay her ülke gerçekleştiremez. Zira gen teknolojisinin, bioteknolojinin ileri olduğu ülkeler bilgi ve techizat olarak bu tür uygulamaları yapabilecek durumdadır. Bu uygulamalar yaygınlaşmaya başladığında sadece gelişmiş ülkeler hatta gelişmiş ülkelerdeki bir kaç çok büyük, devasal teknolojik boyuttaki firmanın dünya geneline hakim olduğu bir tablo ortaya çıkacaktır. Bu çok doğal ve kaçınılmaz bir sonuçtur. Zira gelişmiş ülkelerde bile bu tür teknolojileri ticari boyutta uygulayacak firma sayısının fazla olmadığı dikkate alındığında, bu az sayıdaki büyük firmaların dünyayı özellikle tarımı kendi tekellerine alacaklarını rahatlıkla belirtebiliriz. Daha da ileriye gidecek olursak, gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelere bağımlılığı günümüzle karşılaştırılamayacak kadar artacaktır. Buda ülkeler ve toplumlar arasında zaten yakın olmayan mesafelerin daha da artması anlamına gelir ki evrenselleşmeye çalışan dünyamızda bu durum yeniden geriye gitme anlamına gelir.
Şu anda gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin gıda anlaşmalarında genetik yapısı ile oynanmış gıdaların bu durumlarının mutlaka etiketlerinde belirtilmiş olması şartı bulunmaktadır. Ancak bunun uygulamada ne kadar geerli olduğunu sorarsanız cevabın hiç te olumlu olmadığını belirtmek zorundayım. İthalat ve ihracat aşamalarında henüz bu tür belirtmelere fazlası ile önem verilmemekte ve ülkeler arasında genetik modifiye gıda geçişleri maalesef olabilmektedir. Ancak bu, şu anda tükettiğimiz gıdaların hepsinin genetik modifiye gıda olduğu anlamına gelmemektedir. Nasıl ki hormonlu çileği hormonsuzundan dokusu ve büyüklüğü ile artık fark edebilir, şüphelenebilir hale geldik, kesin olmamakla birlikte genetiği değiştirilmiş gıdalardan da şüphelenebilmemiz mümkün. Zira bu uygulamalar önce de belirttiğimiz üzere sebze ve meyvelerin daha büyük olması amaçları ile yapılıyor. Bu bir kural değil ama, genellikle diyebiliriz. Bu nedenle siz gene normal boyutlarında olan, normal dokusunda olan sebze ve meyvelere önem verin ve bunları tüketmeye dikkat edin diyorum. En azından şu anda yapabileceklerimiz sadece bu olarak görünüyor.
Yukarıda anlattıklarımızın ışığı altında;
Genetik yapısı değiştirilmiş gıdalar;
Antibiyotiğe dirençlilik geliştirebileceğinden,
Alerjiye neden olabileceğinden,
Doğayı kirleteceğinden,
Doğanın zararlı mikroplarla kontamine olması riskine yol açacağından,
Bazı ülkelere olan bağımlılığı artıracağından,
Sadece ülke bazında değil, tarımın bazı büyük uluslararası bir kaç firmanın tekeline girmesi riskine yol açabileceğinden,
İstenmeyen maddelerin gıdalarla insana geçmesi neticesinde dini ve ahlaki yönden sakıncaları beraberinde getireceğinden,
Yapılan bu gen aktarımları canlılar(sebze, meyve, bitki, hayvan, insan, mikrop) arasındaki farklılıkları giderek azaltacağından,
Gıdalarla alınan bu aşılanmış genler(transgenic maddeler)insan ve hayvan bünyesinde özellikle sinir sistemi ve hormonal metabolizmada bozukluklar yapabileceğinden genetiği değiştirilmiş gıdalar zararlı bir potansiyel teşkil edebilmektedir.
Buna karşılık;
Orman mahsüllerini artıracağından,
Plastik üretimini artıracağından,
Atıkların daha kolay yok edilebilmesini sağlayabileceğinden,
Toprak ve enerji tasarrufu sağlayabileceğinden,
Yediğimiz içtiğimiz zehir
Sanayileşmenin getirdiği imkanlar sonucunda zirai ürünlerin üretim ve korunmasında birçok kimyasal madde kullanılmaya başladı. Bünyesinde zehir bulunduran bu maddelerin pek çoğunun insan vücuduna ve tabiata zarar vermesi sonucu alternatif tarım yöntemleri aranıyor.
Aslında bir çoğumuz bunun bilincinde; soframıza konan, ağzımıza götürdüğümüz bir çok yiyecek zehir ihtiva ediyor.
Boğazımızdan midemize inen gıdalarla birlikte yavaş yavaş ölmeye de başlıyoruz. Buna rağmen bu gerçeği fazla önemsemiyor, dikkate almıyoruz. Eski insanların neden çok yaşadıklarını, bizimse neden az yaşadığımızı değerlendirirken zehirli yiyeceklerin etkisini kimse tartışmıyor. Bitkilerin zararlılardan korunması amacıyla kullanılan kimyasal ilaçlar insanlara zarar veriyor. Ilaçlar ani zehirlenmelere yol açmasalar bile gelip geçici ishallerden, karaciğer tahribatlarına, bağırsaklarda morarmalara, sinir sisteminin alt üst olmasına ve giderek kansere kadar uzanan bir dizi rahatsızlığa sebep oluyor.
Bütün dünyada tarım ürünlerinin korunmasına ilişkin çabalar, kimyasal ilaçlara bir alternatif üretilmesi noktasında yoğunlaşıyor. Nitekim biyolojik savaşın giderek ağırlık kazanması böylesi çabaların ürünü. Oysa işbaşına gelen bütün iktidarlar ilaçları savunma konusunda ağızbirliği ettiler.
Sanayileşmenin ve modern üretim tekniklerinin ortaya çıkardığı çevre kirliliği, sık sık kullanmak zorunda kaldığımız kavramları da beraberinde getirdi. Endüstriyel atıklar, hava kirliliği, ozon tabakasının delinmesi veya gürültü kirliliği, 20 sene öncesinde hiç bilmediğimiz ama şimdi kanıksadığımız kavramlardan bir kaçı.
Modern hayatta refah seviyesi artarken bir takım riskleri de beraberinde getiriyor. İnsanoğlundaki daha çok kazanma hırsı, gıda üretiminde çevreye ve insan sağlığına zararlı ürünlerin doğmasına sebep oluyor. Işin üzücü olan bir başka tarafı ise; çevreyi tehdit eden, tabiatı daha yaşanılmaz bir hale sokan modern tarımın sebep olduğu kirlilik ve tehlikelerin ne yazık ki kolaylıkla fark edilememesi.
Tarımda uygulanan ve yoğun ürün almayı hedefleyen yöntemler yalnızca çevreyi değil, insan sağlığını da büyük ölçüde etkiliyor. Daha çok üretme hırsıyla kimyasal gübre ve ilaçlarla tahrik edilen, zorlanan ürünlerin insan vücudu üzerinde yaptığı zararlar ise kulaktan dolma bilgilerin ötesine geçmiyor. Tarımsal zararlılarla mücadelede de çoğu zaman bilgisizce yapılan uygulamalar ürünü belli bir seviyede korurken, ekolojik zincirde başka bir canlının hayatına da kastedebiliyor. Çevre kirliliği yüzünden yeryüzünde hergün 50 canlı türü yokoluyor. Insanoğlu, yoğun ve daha fazla ürün alma hırsı yüzünden, yozlaştırılan toprakla, yok edilmiş canlı türleriyle kalmıyor aynı zamanda kendi nesline de en büyük darbeyi vurmuş oluyor.
HER YIL 80 BIN KIŞI TARIM ILAÇLARINDAN ÖLÜYOR
Sanayileşmenin getirdiği imkanlarla tabiata, dolayısıyla tarımsal ve hayvansal üretime müdahalede bulunan Batı toplumu, tabiata verdiği zararın cevabını çok kısa bir sürede aldı. Sanayi devriminden bu yana 6 milyon kimyasal madde bulundu. Bilimadamlarına göre, ‘bugün insanlar kimyasal maddelerin oluşturduğu bir okyanus içinde yaşamak zorunda.’ Zira yaygın olarak kullanılan kimyasal maddelerden 2 milyona yakını tarımsal mücadelede kullanılıyor. Tarımda kullanılan suni gübrelerin ve kimyasal ilaçların etkisi kendini asit yağmurları, çevre zehirlenmeleri şeklinde gösterirken, tarımla uğraşan yüzlerce insan bu maddelerin sebep olduğu zehirlenmeler yüzünden hayatını kaybediyor. Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan araştırmalara göre, her yıl 30 milyona yakın insan tarım ilaçlarından zehirlenirken, 80 bin kişi bu yüzden hayatını kaybediyor.
Zararları kesinlik kazanan suni gübrelerin insan sağlığı üzerinde kanser riski dahil birçok yan etkiye sahip olduğu bilim adamlarınca tesbit edilmiş bir gerçek. l950–60 yılları arasında Avrupa’da yapılan bir araştırmada suni gübrelerin sebep olduğu ve özellikle Ingiltere’de görülen ‘Mavi bebek’ hastalığının yüzlerce bebeğin ölümüne neden olduğu kayıtlar arasında yer alıyor.
Aynı şekilde, Avrupa’da üretici firma tarafından piyasadan çekildiği halde bazı Afrika ülkeleri ile birlikte Türkiye’de Çukurova yöresinde kullanılan ‘Temik’ adlı beyaz sinek zararlısı öldürücü ilaç, yanlış uygulamalar yüzünden yüzlerce insanın zehirlenmesine ve ölümüne sebep olmuştu. Çukurova’da kullanılan ilacın her yıl yaklaşık üç bin kişiyi zehirlediği tahmin ediliyor. Ancak, denetimi imkansız olan bu ilacın yanlış kullanımının hala devam etmesi bu konudaki bilinçsizliğin ve ciddiyetsizliğin tipik bir örneği. Sera üretiminin yoğun olarak yapıldığı Antalya’da ise toprağa her yıl 3 milyon litre kimyasal ilaç atılıyor.
Tarlalarda seralarda, bağ ve bahçelerde ürünü zararlılara karşı korumak, verimi artırmak için kullanılan tarım ilaçları, bilinçsiz ve hatalı kullanımın yanısıra etkisi henüz geçmeden ürünlerin satışa çıkarılması nedeniyle de tüketicilerin sağlığını olumsuz etkiliyor. Çeşitli genelge ve yasaklamalara rağmen gıdalarda hormon kullanımı günden güne artıyor. Kanserojen etkileri kanıtlanmış hormon ve insan sağlığına zararlı ilaçların bilinçsiz ve aşırı kullanımı sonucu memeli, içi boş ve kof domatesler, hormon püskürtülerek irileştirilmiş ve kimyasal ilaçlarla sarartılmış çekirdeksiz üzümler, azotlu gübrelerle yetiştirilmiş patlıcanlar, salatalıklar, biberler gibrellik asit kullanılarak olgunlaşması geciktirilmiş ya da hormonla hızlandırılmış çok küçük ya da çok iri meyveler manav tezgahlarını süslüyor.
INSAN SAĞLIĞININ ÖNEMI YOK
Birbirleriyle yarışan yabancı ilaç şirketlerinin ülkemize getirdiği ilaç sayısı 1000’in üzerinde. Bu ilaçlarının hepsi zehir. Dolayısıyla insan sağlığına direkt olarak etki ediyorlar. Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Faruk Özgür, bu noktada önemli bir konuya parmak basıyor. Kimyasal maddelerin bitkilerin hastalık ve zararlı etmenlere karşı korunmasında her derdin devası olmadığını hatırlatan Prof. Özgür, uzun vadede çözümler getirilmesini istiyor ve ekliyor: “Bilhassa yüksek yatırım ve yüksek teknolojinin uygulandığı bitki üretiminde, elde edilen ürünü zararlılara, hastalıklara ve yabancı otlara kaptırmamak için en çok tarım ilaçlarından faydalanılmaktadır. Bunların kullanımlarının azaltılması ve veya ortadan kaldırılması, bunlara alternatif zirai mücadele teknikleri geliştirmekle mümkündür. Ama her şeyden önce toplumumuz tüketim alışkanlıklarının ve zirai üründe kalite anlayışının ülkemizde değişmesi gerekir. Türkiye ekonomisi ise, henüz bu yolda öncülüğü üstlenecek güce sahip değil. Türkiye’de kullanılan pestisidlerin yüzde 60’ı Çukurova’da tüketiliyor. Ülkemize dünyanın her yanından ilaçlar geliyor. Bütün firmaların açık pazarı durumundayız. Alternatif olarak vakit geçirmeden biyolojik ve entegre savaşın geliştirilmesi gerekiyor.”
Parçalanması ve zararsız hale getirilmesi için uzun zaman gereken sentetik ilaçlar, kullanımından kısa bir süre sonra sofralara taşınarak insanları zehirliyor. Sebze ve meyvelerin yıkanarak yenmesi de bunların etkisini azaltmıyor. Özellikle turfanda sebze–meyvelerde bol miktarda hormon kullanıldığını da vurgulayan Prof. Dr. Faruk Özgür’e göre, ilaçların kullanımıyla ilgili şu önemli konuların dikkate alınması gerekiyor: “Hangi zararlıya hangi ilaç tavsiye edildiyse o ilaç kullanılmalı. Tavsiye edilen dozdan fazla kullanmak bitkiye fayda değil zarar verir. Özellikle Çukurova’da buna hiç dikkat edilmiyor. Ilaç kullanıldıktan sonra hasat için belli bir süre beklenmesi gerekiyor. Gerek bilerek gerekse bilmeden hasat yapılıyor. Erken hasat yapılan sebze ve meyveleri yiyen insanların hayatı tehlikeye giriyor. Ilaç artıklarıyla çevrenin kirlenmesi, içme suları ve drenaj kanallarının kirletilmesinin önüne geçilemiyor. Atıkların çevreye atılması hayatı riske ediyor. Koruyucu elbiseyi bile çok gören üretici, tüketicilerin yanısıra kendisinin ve işcisinin hayatını da önemsemiyor.”
ÜRETIMI YASAL KULLANIMI YASAK ILAÇ TÜRKIYE’DE
Işin garip ama ilginç bir yönü de Avrupa ve ABD’de üretimi yasal ancak kullanımı yasak tarım ilaçlarının Türkiye’de kullanılıyor olması. Dinosep, naloxfob, nuarimol ve protniopnos etken maddeleri içeren tarım ilaçları Türkiye’de ençok kullanılan ilaçlar arasında yer alıyor. Uluslararası çevreci örgütlerin savaş açtığı tarım ilaçları ve etken maddeleri piyasada şu isimlerle satılıyor:
NALOXFOB etken maddesi: Trimidal, Rugiban, Gallant. Özellikle sebze ve meyvelerde kullanılan tarım ilacı. Bitkinin yabancı otlardan temizlenmesini sağlıyor, ancak sebze ve meyvenin üzerinde kalıntılar kalıyor.
NUARILOL etken maddesi: Dow Elanco. Sebze ve meyvelerde küllenme hastalığına karşı kullanılıyor. Türkiye’de üzüm bağları en fazla bu maddeyle ilaçlanıyor.
PROTNIOPNOS etken maddesi: Takutnion 500 EC Meyve ve sebzelerde özellikle seracılıkta kullanılıyor.
CARBARYL etken maddesi: Hektenin, Dinifrobitül temol.
DINOSEP etken maddesi: Gebutox, Vintox, Nenosep, Dinotox, Takiltox. Kış meyvelerinin üretiminde kullanılan ilaç, bitki üzerindeki haşereleri boğarak öldürüyor. Meyvelerin üzerinde kalan ilaç insan sağlığı açısından büyük tehlike oluşturuyor.
Elmada kullanılan Diazinon, Ethinon, EPN, Parathion ve Endosulfan adlı ilaçlar zehirlenme ve mide bulantısına neden oluyor. Patlıcanda kullanılan Endosulfan, Toxaphane ve Diazinon mide bulantısına yolaçıyor. Fasulyede Diazinon, Bakıroksit ve Toxphane, iştahsızlık ve başdönmesi yapıyor. Salatalıktaki Primicarp, Amitraz, Aldicarp ve kükürt göz karartıyor. Biberde kullanılan Bromaphos ve EPN karın krampı ve aşırı terleme etkilerine sebep oluyor. Baklada kullanılan Primacard ve Diazinon mide bulantısı ve baş dönmesine neden oluyor. Portakalda kullanılan Toxaphene ve Ethinon yine mide bulantısı ve iştahsızlığın nedeni.
Bazı ilaçlarla ilgili yapılan deneylerde şu etkiler saptanmış:
Acephate: Kanser yapıcı etki
Captan: Duodenumda kanser
Chlordimeform: Mesane kanseri
Chromazine: Melanin’in (cildin renklenmesi ile ilgili etken madde) yapısına girerek kanserojen etki
Daminozide: Kanser yapıcı etki
Diocofol: Kanser yapıcı etki
Dithiocarbamate: Tiroid kanseri
Lindane: Karaciğer kanseri
Trifluralin: Kanser yapıcı
ALTERNATIF; EKOLOJIK TARIM
Sanayi devriminden sonra meydana gelen çevre kirlenmesine karşı ilk duyarlılık çevreye en büyük tahribatı yapan Batı’dan geldi. Bu belki de bir mecburiyetti. Asit yağmurlarıyla yokolmaya yüz tutan ormanlar, suni gübreler ve asitlerle kirlenen içme suları, CFC gazlarının atmosferde sebep olduğu tahrip, petrol türevi maddelerin çevreye verdiği zarar ilkönce Avrupa’yı tehdit etmeye başladı. Bu kimyasal maddelerin olumsuz etkilerinin insan üzerinde ve çevrede görülmeye başlamasıyla ekolojik tarım olarak adlandırılan ve doğal dengeyi koruyarak üretim yapmayı hedefleyen bir üretim biçimi gündeme geldi.
Ekolojik tarım sistemi, modern tarım teknolojisinin varlığını inkar etme veya hiçbir kimyasal ilaç ve gübre kullanılmaması değil. Ancak klasik tarım ile kıyaslandığında daha az dış tarımsal girdilerin kullanıldığı, fakat daha çok biyolojik yoğunluğun yer aldığı alternatif bir tarım şekli. Yalnızca ürünün üretim aşamasında değil, depolanması, ambalajlanması, satılması aşamalarında da bu dengenin değerlendirildiği dikkate alındığında tüketiciye gerçekten doğal ürünler sunulduğu ortaya çıkıyor. Dünyada 50’den fazla ülkede 300’den fazla organizasyonun başını çektiği ekolojik tarım Türkiye’de de gelişmeye başladı.
Avrupa bugün, kimyasal maddelerden uzak ürünler kullanmayı tercih ediyor. Yalnızca gıda maddeleri değil, giydiği elbisenin pamuğunun kimyasal artıklardan uzak olması konusunda bile dikkatli. Bunu yaparken, kendi topraklarında yetiştiremediği ürünleri dünyanın diğer bölgelerinde kendini temsil eden organizasyonlarla elde etmeye çalışıyor. 1985 yılından bu yana ülkemizde de faaliyete geçen bu uluslararası şirketlerin organize ettiği çiftçilerimiz; onlar için ekiyor, besliyor ve üretiyor. Avrupa için üretilen Antep fıstığı, armut, ayçiçeği, buğday, ceviz, çam fıstığı, domates, elma, erik, fasulye, fındık, haşhaş, kayısı, nohut, pamuk, pirinç, susam, üzüm, vişne, incir ve zerdali başta olmak üzere yaklaşık 75 kalem malın ihracatımızda çok büyük bir değeri yok ancak, bu rakamın yaş sebze ve meyve çeşitliliği ile artacağı tahmin ediliyor. Çünkü dört iklimin yaşandığı Türkiye coğrafyasından sonuna kadar yararlanmayı düşünen Avrupa’nın ekolojik kuruluşları, bu yönde çalışmalara ağırlık vermiş durumdalar. Kontrol ve danışmanlık hizmetleri sunan bu kuruluşlar, ürünlerin pazarlanmasında da büyük kolaylıklar sağlıyor. Ekolojik tarım üzerine çalışan çiftçilere, bu yöntemle üretim yaptıkları için belli bir oranda prim veriliyor.
İÇ PAZARDA HORMONA DEVAM
Yıllık 20 milyon marklık bir gelirin elde edildiği bu tarımdan ne yazık ki iç pazarımız faydalanamıyor. Üretilen bütün maddeler, dış piyasaya pazarlanıyor. Avrupalı için toprağımız kullanılıyor. Ancak bunun sevindirici iki ayrı sonucu var: Birincisi, mutlaka ekolojik tarıma yönelen gelişmiş ülkelerin pazarında Türkiye de yer alabiliyor. Ikincisi ise, devamlı iletişimle gündeme gelen ekolojik tarım ülkemizde de gündeme gelecek ve toplumun duyarlı hale gelmesine vesile olabilecek.
Ülkemizde danışman şirket olarak hizmet veren Rapunzel adlı kuruluşun Türkiye Temsilcisi Ziraat Yüksek Mühendisi Atila Ertem, şirketin sonbahara doğru Izmir ve büyükşehirlerde satış reyonları açacağı müjdesini veriyor. Evinde serada yetişen hiçbir maddenin tüketilmediğini dile getiren Ertem, eskiden evlerde bulunan doğal ortamlarda yetişmiş besin maddelerinin artık Avrupalı tarafından aranır hale geldiğini vurguluyor: “Benim evimde kesinlikle sera yiyecekleri bulunmaz. Mecbursam, kışlık yiyeceklerden alırım. Ve öncelikle yaz aylarından itibaren kışlık malzemelerimi kurutarak ya da konserve halinde saklarım. Şirketimizin ürettiği yiyecekleri almaya çalışıyorum. Ancak bütün yiyeceklerde bu tür bir yönlendirmeye gidemedik. Insanlar, tükettikleri yiyeceklerdeki kimyasal artıkların meydana getirdiği zararları bir bilseler kesinlikle kullanmazlardı. Insanları bu konuda daha hassas olmaya çağırıyorum.”
Ekolojik tarımın başlangıçta üründe düşüşe sebep oluyor gibi görünmesi ve daha çok kiloda değil, kalitede artışın dikkate alınması yüzünden fiyatlar daha yüksek. Bu nedenle iç piyasaya sunulsa dahi öncelikle alım gücü yüksek kesimlere hitabedebilecek olan ekolojik tarım ürünleri, sağlıklı beslenmek isteyen alt kesimin uzun süre hayallerinde bile olmayacak.
1984 yılında organik tarım ürünleri üretimi yapmaya ve danışmanlık hizmetleri vermeye başlayan yabancı firmalar, Türk şirketlerine de öncülük etmişler. Günümüze kadar ülkemizde şu yabancı şirketler hizmet vermiş:
Rapunzel, Neuform, Morgenland, Ricketsan, Luffa, Weber (Almanya), Good Food Foundation, Horizon, Stolp (Hollanda), Sunta, Buob (Isviçre),Vijaya Y (Fransa), Urtekram (Danimarka), British Community Foods (Ingiltere). Türkiye’de açtıkları şubelerle danışmanlık hizmeti veren kuruluşlar ise şunlar: Rapunzel, Neuform, Morgenland ve Good Food Foundation. Kontrol ve sertifikasyon işlerinde çalışan ve danışmanlık hizmeti de veren firmalar ise şu isimlerden oluşuyor: Skal (Hollanda), IMO, VSBLO (Isviçre), Ecocedt, Naturland, GNN, Demeter, Neuform (Almanya).
Bu sahaya el atan Türk şirketleri yurtdışı ile yaptıkları işbirliği sayesinde azımsanamayacak mesafe katetmişler: Nazlı, Nimeks, Şen, Işık, Selçuk Gıda, Kadıoğlu, Gabay, Pagysa, Pako, Beşikcioğlu, Pağmat, Tariş (Izmir); Nukkat (Alanya); Yıldırım (Aydın); Melita Can, Kanat (Malatya); Durak Ticaret, Aysan (Ordu); Yılmazlar, Hateks (Hatay); Ceytaş (Ceyhan).
EKOLOJIK TARIMIN HEDEFI INSAN
Ekolojik tarım insanlara, modern dünyanın mecbur bıraktığı beslenme tarzından bir kaçış fırsatı sunmayı hedefliyor. Özellikle Avrupa kendi topraklarında yetişmeyen ürünlerin yetiştiği ülkeleri seçiyor ve gerektiğinde üretimi yönlendiriyor.
Ekolojik tarımın yanlış anlamalara sebep olmaması için kapsamının bilinmesi gerekiyor; üretimin kendi haline bırakılması, bitkinin gübrelenmemesi, budanmaması, gerekli bakımın yapılmaması ve yeri geldiğinde ilaçlanmaması değil. Fakat yöntem, belli bir metodla kimyasal zararları bilinen faktörleri kullanılmamayı içerir. Her ülke ve her bölgeye göre değişik adaptasyonların dikkate alınması gereken ekolojik tarımda, doğayla uyumlu üretim, tarımın kapalı bir sistem içinde yapılması ve üretimde münavebenin olması dikkat çeker. Gübrelemede, kolay çözünen mineral gübrelerin kullanımından vazgeçilip, yerine, işletmenin kendi gübrelerini, kullanma, özenli toprak işleme, yeşil gübreleme ve münavebe (değişim–dönüşüm) ile toprağın verimliliğinin muhafazası ön plana çıkar.
Gübrelemede hedef, bitkinin gübrelenmesi değil, toprağın gübrelenmesidir. Çünkü, insan sağlığı üzerinde dolaylı etkilere sahip olan suni gübreler, tarımda toprağın tuzlulanma ve alkalilenme ile çoraklanmasına sebep olur. Devamlı ve aşırı suni gübreleme sonucunda toprağın yapısı tarıma elverişsiz duruma gelir ve bu toprağın erozyona karşı dayanıklılığını azaltır. Ve özellikle, bu tür gübreler, bitkilerde ‘eroin bağımlılığı’ türünden bir ihtiyacı doğurur. Uzun vadeli tarımda bu, tarım girdilerinin artmasına, ve daha fazla ilaç ve gübre kullanımına sebep olur.
Ilaçlamada ise; kimyasal–sentetik, insektisit (böceköldürücü), fungusit (mantar öldürücü)ve herbisit (yabancı ot öldürücü) kullanımı iptal edilir. Bunların yerine, dayanıklı, sağlıklı tohum ve bitki çeşitlerinin seçimi, ekolojiye uygun tarım yapılması, bitkinin ve toprağın verimliliğini ve direncini artırıcı doğal bitki ekstraktlarından elde edilen ürünlerin kullanılması, yabancı ot kontrolünde mekanik yöntemlerin temiz tohumların kullanılması, hastalık ve zararlılara karşı biyolojik kontrol yöntemlerinin ve faydalı böceklerin kullanılması ön plana çıkar.
UĞUR BÖCEKLERI UĞUR GETIRIYOR
Ekolojik tarımda; zararlılarla mücadelede hayvansal faktörlerden de faydalanılıyor. Halk arasında uğur böceği olarak bilinen böceğin ergin hali ve yavrusu, bitkiye zarar veren küçük beyaz böceklerle besleniyor. Ülkemizde de bir süredir kullanılan uğur böcekleri, ekolojik tarımın önemli unsurlarından birini oluşturuyor. 1990 yılında Sovyetler Birliğ’inde üretimi yapılan bir grup uğurböceğinin Türkiye’ye göçmesi sonrasında çiftçiye 45 milyar liralık kazanç sağladığı basına akseden haberler arasında yer almıştı.
Nurhayat Bayturan (Ekolojik tarım yapan IMO Türkiye Temsilcisi):
Ekolojik tarım Türkiye’ye yeni geliyor
Çocuklarımıza bir zamanlar belki de halen sahip olduğumuz gibi verimli topraklar, sağlıklı bitkiler hayvanlar bırakabilecek miyiz? Yaptığımız tarımla ürettiğimiz ürünler insan sağlığına ne derece uygun? Kullandığımız kimyasal maddelerle çevreye verdiğimiz zararın ne kadar farkındayız? Bütün bunların sorgulanması gerekiyor.
Çevreye duyarlı Avrupa ülkelerinin uzun bir süredir geliştirdikleri ekolojik veya organik tarım adıyla bilinen yöntemle daha bilinçli bir üretime doğru gidildiği söylenebilir. Bu bilinçlenme ülkemizde de gelişmeye başladı. Türkiye’deki ekolojik tarım Avrupa’daki gibi çiftçi bazında başlamadı ancak, yaptığımız işin toprağa yaptığı katkılar, üründen elde edilen verim anlatıldığında genel kabul görüyor. 1986 yılından beri Türkiye’de çalışan bir şirket olarak kontrol ve sertifikasyon aşamasında yer alıyoruz.
Ithalat şirketinin Türkiye’de birlikte çalıştığı firmadan eko–ürün talebinde bulunmasından sonra, ilgili firma bu ürünün yetiştiği bölgelerde araştırma yapar ve bu üretimi yapabilecek üreticilerle anlaşır. Üretici listesini veya tarımsal işletme listesini kontrol organına verir. Bu liste kontrol organına sadece bir öneri niteliğindedir. Bağımsız çalışan kontrol organları, ekolojik üretim yapan işletmeden başlamak üzere ürünün her aşamasında, son pakete veya ambalaja girinceye kadar kontrol eder. Her kontrol ziyareti sonucunda bir rapor yazılır ve bu raporlar kontrol organının ilgili komisyonunda değerlendirilir ve nihayetinde sonuç pozitif ise AT sertifikası verilir. Bu sertifika ile ürünün ekolojik olduğu garanti edilmiş olup, ekolojik olduğuna dair etiket taşıyabilir. Eğer herhangi bir organizasyonun sertifikası arzu ediliyorsa, o zaman kontrol raporları bu organizasyonun ilgili komisyonuna gönderilir ve onlar tarafından değerlendirilir ve sonuçta sertifika verilir.
Biz kontrol kuruluşu olduğumuz için danışmanlık hizmeti vermiyoruz, ancak yeri geldiğinde insanlara bu tarımın yöntemlerini ve faydalarını anlatmaya çalışıyoruz.

Hormonlu gıda, Hormonlu yiyeceklerin zararları,Hormonsuz yiyecekler



Tüm online kadın giyim fırsatları için tıklayın !

Duyuru:
  • Sitemizdeki Videolar Diziler Muzikler Fragmanlar Tanıtım Amaçlıdır.Yanlızca Kısa Bir Bölümleri Yer Almaktadır.
  • Videolar Youtube, Google, İzlesene, Yahoo vb Gibi Sitelerden Embed Kodları Sayesinde Yayınlanmaktadır Sitemizde.
  • Sitemizdeki Yayınlanan Sağlık Konuları Tamamen İnternet Araştırmalarına Dayalıdır.Böyle Konularda Lütfen Doktorunuza Veya Bir Uzman Hekime Başvurunuz..
  • Yazı Video gibi Konularda Hak Sahibi İddia Eden Kişiler Veya Telif Haklarına Aykırı Bir Yazı Görüyorsanız Bu Yazıyı İletisim Bölümünden Bizimle İrtibat Kurmanız Yeterli Olacaktır..

Bir Cevap Yazın

Copyright © 2009-2013 Yasamvemoda.Com Tüm Hakları Saklıdır.İzinsiz Ve Kaynak Gösterilmeden Kullanılamaz.

Yukarı

Reklamı Kapat

Reklamı Kapat